27/08/2007
Romanya’nın eski Finans Bakanı ve ekonomist Daniel Daianu'ya göre mevcut koşullar finansal bir çalkantı için uygun, ama usta bir politika koordinasyonu ile ciddi bir karışıklık olması engellenebilir.
Daniel Daianu, Southeast European Times, Bükreş – 27/08/07
![]() Finansal karışıklık, dünya genelinde ekonomik durgunluk ya da yavaşlamaya neden olarak, pek çok ülkede ticaret, sanayi ve hizmetleri ciddi biçimde olumsuz etkileyebilir. [Getty Images] |
Finans piyasalarında işlerin pek de yolunda gitmediğini söyleyenlerin sayısı az değil. Hatta bazı önde gelen merkez bankalarında görev yapan yetkililer de bu konudaki endişelerini dile getiriyor. Finansal karışıklık, dünya genelinde ekonomik durgunluk ya da yavaşlamaya neden olarak, pek çok ülkede ticaret, sanayi ve hizmetleri ciddi biçimde olumsuz etkileyebilir. Finans piyasalarında ya doğrudan ya da – yıllar önce petrol fiyatlarında yaşanan önemli artış gibi – ciddi bir şokun dolaylı olarak yol açacağı bir kriz yaşanabilir.
Bu konuda geçmişe bakıp aydınlatıcı dersler almak mümkün. Örneğin Vietnam Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri, savaştan kaynaklanan büyük ölçekli bütçe açıklarının finansmanı için para politikasını yumuşatmıştı. Sonuç olarak ise enflasyon iki haneli sayılara ulaştı. Amerikan ekonomisine katılan ilave likidite, dünya ekonomisi için likidite fazlası ve dünya sermaye piyasaları için de faiz oranlarının düşmesi anlamına geliyordu.
O dönemde gelişmekte olan pek çok ülke, dış açıklarını düşük bir maliyetle ve hatta negatif reel faiz oranlarıyla finanse edebiliyorlardı. Fakat Paul Volcker’in Fed’in yönetimini devralmasıyla birlikte para politikası önemli ölçüde değişikliğe uğradı. Volcker’in görevi enflasyonu kontrol altına almaktı ve bunun için de para politikasında – özellikle faiz oranlarında sert bir artış şeklinde olmak üzere – çok ciddi bir biçimde kemer sıkmayı gerektiriyordu.
Başta Latin Amerika ekonomileri olmak üzere pek çok ülke, dalgalı faiz oranlarına dayalı olarak borçlanmıştı. Amerika'nın para politikasındaki bu değişim, bu ülkeleri hazırlıksız yakaladı ve pek çoğu dış borçlarını ödeyemedi. Brady tahvilleri de bu dönemden kalma bir miras. Özetle bu yaşananlar, Amerika Birleşik Devletlerinde uygulanan politika değişikliklerinin, dünyanın geri kalanı üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğini gösteriyor. ABD'nin politika hamleleri, dünya genelinde ciddi sonuçlara neden oluyor. Bu sonuçlar olumlu olduğunda herkes memnun olurken, olumsuz olduğunda pek çok kimse de mutsuz oluyor.
Bir diğer örnek de 1990'ların ikinci yarısında Güneydoğu Asya’da yaşanan kriz. Uluslararası finans kurumları ve dünyanın önde gelen bankalarının da aralarında bulunduğu özel kredi kuruluşları, Güneydoğu Asya ekonomilerini, artan tüketim ve yatırım ihtiyaçlarının finansmanı için sermaye hesaplarını açmaları yönünde teşvik etti. Fakat bu açılış olduğunda, çoğu yerel para birimi Amerikan dolarına sabitlenmiş durumdaydı ve koşullar henüz yeterince olgunlaşmamıştı.
Cari hesap açıkları, artan özel kredilerin etkisiyle büyüdü ve aşırı borçlanma normal bir uygulama haline geldi. Pazardaki hava bir kez bozulduğunda ise, oldukça büyük ölçekli bir sermaye kaçışı gerçekleşti ve bölgeye mali yıkım hakim oldu. Asyalı ekonomiler, daha çok kendi kaynaklarına dayalı olarak hareket etmeleri ve gelecekte karşılaşabilecekleri sorunlar için rezerv oluşturmaları gerektiği gerçeğini acı bir tecrübeyle öğrenmiş oldular. Latin Amerika örneğine kıyasla Asya daha dirençli ve ekonomisini yeniden ayağa kaldırma kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Bu durum, daha güçlü üretim kapasitelerine, bütçe politikası disiplinine ve çok yönlü ihracat yönelimlerine bağlanabilir.
1998 yılında – bu kez Rusya’da olmak üzere – bir diğer mali çöküş yaşandı. Bu durumun sebebi, hükümetin yüksek miktarda kısa vadeli borçlanması ve döviz kurunun dondurulmasıydı. Komik olan nokta, rublenin değer kaybetmesiyle birlikte ekonominin iyileşmesi oldu. Petrol fiyatlarındaki artış da Rusya açısından fayda sağlayarak, sürdürülebilir ekonomik büyüme şansını büyük ölçüde artırdı.
![]() Orta ve Doğu Avrupa’da ekonomik büyüme, kısmen büyük ölçekli cari hesap açıklarına bağlı olarak olumsuz yönde etkilenebilir. [Arşiv] |
Bir diğer örnek ise, gelişmekte olan ekonomiler açısından oldukça yüksek risk arz eden bir hedge fonunu içeren Uzun Vadeli Kredi Yönetimi. Bu hedge fonunun (1998 yılında) düşüşe geçmesi, Wall Street’te pek çok kişiyi endişelendirdi ve Fed’in tedbirli ve dolaylı bir kurtarma operasyonu yapmasına neden oldu.
Yukarıda bahsi geçen örnekler ve benzerleri, dünya finans piyasalarında küreselleşme zemininde yaşanan bazı gelişmelerle ilişkili. Dengesizlikler artıp ulusal politikalar daha ihtiyatsız bir hal aldığında ve kredi verme kriterleri fazlasıyla kolaylaştırıldığında, yerel krizler büyüyüp başka bölgelere de sıçrayabilir. Peki yeni bir karışıklığın kapıda olduğunu gösteren işaretler var mı?
Elbette yaşanan bazı gelişmeler oldukça düşündürücü. İçinde bulunduğumuz on yılda Amerika Birleşik Devletleri oldukça büyük dış açıklarla yoluna devam ediyor. Yabancılar, bazen Amerikan dolarını destekleyerek büyük çaplı sermaye kayıplarını önleyebilmek için, giderek artan miktarlarda dolar cinsinden aktifler satın alıyor. Fed ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) son yıllarda faiz oranlarını yükseltse de, küresel finans piyasalarında hâlâ aşırı likidite sorunu yaşanıyor. Bu likidite fazlası ise, dünya genelinde “aktif balonlarının” artmasına yol açıyor.
Aslında son dönemde para politikasında uygulanan daraltma hareketi, aşırı likiditenin enflasyonun yeniden artmasına yol açacağı endişesine bağlanabilir. Bundan kısa bir süre önce Ben Bernanke, Amerikan ekonomisinde enflasyon baskısının azalabileceğini, fakat Amerikan tahvilleri için on yıllık getirinin (yaklaşık yüzde 5) uzun vadeli beklentilerde bir değişiklik olduğuna işaret ettiğini öne sürmüştü.
İşte tam bu noktada merkez bankaları açısından oldukça önemli bir politika çıkmazı söz konusu. Daha yüksek faiz oranları, aşırı derecede borçlu olanlar için büyük risk ve sıkıntı demek. Son yıllarda yaşanan kredi artışı oldukça dikkat çekiciydi ve borçla satın almalar (LBO) olağan bir uygulama haline geldi. Yatırım bankaları tarafından “paketlenen” pek çok riskli aktif, özel ipotek fonları tarafından alındı. Daha da kötüsü derecelendirme kuruluşları, normalde “çürük tahvil” (junk bond) olarak değerlendirilecek aktifler için olağanüstü düzeyde yüksek kıymet biçmeye başladı. Kredi koşullarının sıkılaştırılması, karışık ilişkileri ortaya çıkarıp zincirleme reaksiyonları tetikleyebilir.
Risk alma isteği konusunda yapılacak sert bir düzenlemenin ardından büyük bir sermaye kaçışı yaşandığı takdirde, gelişmekte olan pek çok piyasa bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Yatırımlar azalacak ve kredi koşulları daha kötü bir hal alacaktır. Orta ve Doğu Avrupa’da ekonomik büyüme, kısmen büyük ölçekli cari hesap açıklarına bağlı olarak olumsuz yönde etkilenebilir. Balkan ülkelerinin de ekonomik iyileşmeyi sürdürme şansları önemli ölçüde azalabilir.
Özetle aşırı likidite, aşırı borçlanma, hedge fonlarına dayalı büyük ölçekli borçlanmalar, şeffaflığın olmaması ve (ne komiktir ki gelişmiş ülkelerde rastlanan) denetim zaafları, doğru tahmin edilemeyen riskler, yatırımların değerinin doğru biçimde takdir edilememesi ve ihtiyatsız biçimde belirlenen kredi koşulları, yeni mali çalkantıların yaşanması için gerekli zemini hazırlıyor. Fakat küresel bir krizin önlenebileceğine inanmamızı sağlayacak sebepler de mevcut. En büyük dış dengesizliğe neden olan unsur Amerika’nın cari hesap açığı. Dolar, bir rezerv para birimi olduğundan bu açığın finansmanı daha kolay olmalı. Gelişmekte olan pek çok ekonomi, büyük rezervlere ve daha esnek döviz kurlarına sahip.
Merkez bankalarında çalışanlar ve hükümet yetkililerinin dile getirdiği endişeler, söz konusu kişilerin bizi bekleyen tehlikelerin farkında olduğunu gösteriyor. Fakat sonuç olarak ciddi bir krizin önlenebilmesi için, belli başlı merkez bankalar ile hükümetler arasında politika koordinasyonu da sağlanması gerekiyor.